
Küresel Isınmanın Kısacık Tarihi
Katıldığım ilk eylem hangisiydi, hatırlamıyorum ama artık üniversiteye başlamıştım. Bir mimarlık öğrencisi olarak, 1990’larda, Park Otel inşaatını durdurmaya çalışıyorduk ya da Gökkafes’i; ya da acaba Taşkışla’nın otele çevrilmesini protesto edişimiz, bunlardan önce miydi?
Üniversite’den önce ortaokul ve liseyi, o dönemde hâlâ İstanbul’un taşrası sayılabilecek Florya’da okuduğum için, merkezin hercümercinden uzaktım ve anne-babamın koyduğu kurallar dışında isyan edecek pek bir şeyim yoktu. Deniz ve orman arasında yerleşmiş okuluma banliyö treniyle gidip gelirken okuduğum 19. yüzyıl romanlarından anladığım kadarıyla zaten, genel olarak olaysız akan hayatta en sarsıcı şeyler, aşklarımız olacaktı. Ergenlik dönemindeki gençler için aşkın hâlâ en kafa karıştırıcı ve hayatı altüst edici şey olduğunu (olması gerektiğini) düşünüyorum. Ama günümüzde artık insan hayatını doğrudan tehdit eden apaçık tehlikeler var ve çocuklar ve gençler de bunların farkında.
Bahsettiğim dönemde, 1980’lerde, “iklim krizi” yoktu henüz. Çevre ve hava kirliliğinden bahsediyor, bundan da daha çok sokağa atılan çöpler ve havadaki kömür kokusunu anlıyorduk. Bir de “koli basili” ölçümleri yapılıyor, İstanbul’un plajlarından denize girmek tavsiye edilmiyordu. Ancak bunlardan çok daha büyük bir şoku Çernobil faciasıyla yaşadık. Aklımıza gelmeyen bir tehlike başımıza gelmişti. Çernobil Nükleer Santrali’inde bir reaktör patlamıştı. Sovyetler Birliği kazayı önce saklamaya çalışmış; bu mümkün olmayınca birkaç gün sonra yaptığı açıklamada ölü sayısını 2 olarak açıklamıştı. Buna karşılık Batılı kaynakların can kaybının daha yüksek olduğunu iddia ettikleri haber veriliyordu. Radyasyon yüklü bulutların hareketini takip ettik haftalarca; önce İskandinav ülkeleri üzerinde dolaşan bulutlar rüzgarın yön değiştirmesiyle birlikte İsviçre ve Yugoslavya’ya doğru yola çıkınca telaşlandık. Bunun üzerine bilim adamları televizyona çıktı, gazetelerde haberler yapıldı: nedense Türkiye için hiçbir tehlike yoktu. Örneğin Milliyet Gazetesi’nde 3 Mayıs 1986 tarihli bir haberde şöyle bir cümle var: “Türkiye’de 25 noktada radyasyon ölçümleri yapılıyor. Radyasyon bulutu Türkiye’nin üzerine gelse dahi hiçbir tehlike söz konusu değil…” Yani vatandaşlarını radyasyona karşı uyaran ve önlemler almaya çalışan Avrupa ülkeleri gereksiz paniğe kapılmıştı ya da Türkiye üzerinde koruyucu bir tabaka vardı.
Ozon tabakasının delinmesini ise daha çok dert etmiş görünüyorduk. 1980’lerin sonlarına doğru özellikle, gün geçmiyordu ki gazetelerde bu nedenle cilt kanseri vakalarında artış olacağına dair uyarılarla birlikte sprey kullanımının zararlarından bahsedilmesin. Ufak ufak da olsa “küresel ısınma” diye bir tehdidin varlığından söz açanlara rastlanıyordu ancak içme sularını pet şişelere doldurup satmaya henüz başlamışlardı ve dolayısıyla bu malzemenin ne kadar güvenli ve sağlıklı olduğu anlatılıyordu. Çocuk aklımla ufukta bir felaket olduğunu anlıyordum ama öyle geliyordu ki öğle saatlerinde güneşe çıkmayıp çevre düşmanı spreyleri kullanmayarak geciktirebileceğim bu tür bir felaket, epey uzak bir gelecekte vuku bulacaktı. Bizler yine de, fedakâr bir kuşak olduğumuz için, torunlarımızın torunlarına da yemyeşil bir dünya kalsın diye çevreci olmayı öğreniyorduk.
Çocukluğumun geçtiği 1980’ler, dünyada Ronald Reagan ve Margaret Thatcher, ülkemizde de Turgut Özal tarafından temsil edilen neoliberalizmin hayatlarımıza tüm hızıyla girdiği bir dönemdi. Serbest pazarların tutumluluğa ya da gelecek nesiller için ufak tefek fedakârlıklardan biraz fazlasına hiç tahammülü yoktu. Dolayısıyla, küresel ısınmayı inkâr edenlerin mücadelesi de 30 yılı aşkın bir zamandır sürüyor.
Öte yandan, insanlığın dünya üzerindeki varlığının sonsuza kadar devam etmeyeceğini hep düşünmüşüz. Günü geldiğinde bir şekilde neslimizin tükeneceğine dair hikâyeler yüzyıllardır anlatılmış. İskandinav mitolojisi “ragnarök” adını vermiş bu son güne. Apokalips, mahşer ya da kıyamet günü gibi adları da var. Çoğu mitolojide tarihi belli değil bu son günün ama anlatıldığına göre yaklaştığında alametler görülecek. Tarih boyunca sık sık bu alametlerin görüldüğünü düşünerek kıyametin kopacağı zamana dair tahminler yapanlar olmuş. “Kehanetler Kitabı”nda dünyanın sonunun 1656 yılında geleceğini ileri süren Kristof Kolomb bunlardan biri örneğin. Yakın dönemlerde, 2000 yılına girerken bir şeyler olacağını düşünenleri ya da Maya takvimi 21 Aralık 2012’de bitiyorsa dünyanın sonu gelmiştir diyenleri gördük. Hatta önlem olarak kalkıp kıyametten etkilenmeyeceği düşünülen yerlere gidenler oldu!
Çocukluğumuzda, çok uzak bir gelecekte insanlığı etkileyeceğini sandığımız küresel ısınmanın sonuçlarını ise çoktan görmeye başladık. Kıyametten farkı olmayan o uzak gelecek, biz başka yöne baktıkça yakınlaştı. Onca uyarıya ve onca alamete rağmen gerçekten harekete geçemedik bir türlü. Nihayet gençler ve çocuklar, daha fazla bizim ikna olup bir şeyler yapmamızı bekleyecek vakit kalmadığını gördüler ve harekete geçtiklerini ilan ettiler. Farkına varmalıyız ki bu çocuklar sadece kendileri ya da gelecek nesiller için değil, bizim için de fedakârlıkta bulunuyor. Bu kez, bu çağrıya güçlü bir yanıt verebilecek, arkalarında durabilecek miyiz?