Türkiye’de Modern İç Mekânlar Sempozyumu 1 ve 2

docomomo_türkiye  İç Mekan Komitesi tarafından 2020 yılında Özyeğin Üniversitesi’nde 1.si gerçekleşen “Türkiye’de Modern İç Mekânlar Sempozyumu”nun seçki kitabı geçtiğimiz Haziran yayınlanmıştı. Yayın koordinatörlüğünü üstlendiğim dizinin 2. kitabı da geçtiğimiz ay yayınlandı. Bu alanda oluşan bilgi ve belge birikiminin yaygınlaşması ve modern yaşam kültürünün mekânsal deneyimini kapsamlı bir şekilde değerlendireceğimiz bilimsel çerçevenin geliştirilmesini amaçlayan ve  e-kitap formatında yayına hazırlanan seçki kitapları (1) ve (2) linklerinden indirerek okuyabilirsiniz.

Endophasia

Sahne tasarımı ve dramaturjisini üstlendiğim transmedya canlı performans ENDOPHASIA 12-13 Ekim’de Arter’de

Sesi ve görselliği eşzamanlı kullanarak insan beyninin dönüşümünün bir öyküsünü çıkaran transmedya performansı ENDOPHASIA, 12 Ekim Cumartesi 20:00, 13 Ekim Pazar 14:00 ve 18:00 tarihlerinde Arter’in performans salonu Karbon’da izleyicilerle buluşacak.

ENDOPHASIA, 2010 yılında geçirdiği beyin kanamasının ardından yaşamına kısmi felç ve afazi ile devam eden bir birey olan Sinan Uygun’un, yapay zekâ teknolojilerini ve disiplinler arası sanat faaliyetlerini içeren, özelleştirilmiş dil ve konuşma egzersizleriyle iyileşme sürecine dayanıyor. Sinan Uygun’un, kızı Gökçe Uygun gözetiminde aynalama, tekrara dayalı mimik, motor hareketler, sözcük türetme gibi fiziksel ve sözel egzersizler ile dil tabanlı yapay zekâ uygulamaları aracılığıyla gösterdiği gelişimi adım adım belgeleyen performans, insan beyninin ve konuşma merkezinin nasıl işlediğine dair canlı bir deneyim sunuyor.

Performansta, afazik bir bireyin gündelik hayatında dil bazında yaşadığı zorluklar ve dile getiremediği iç konuşma anlarından bir kesit sunulurken, beynin iyileşme süreci, yaşadığımız dil bazlı zorlukların iç yansımaları, ve nöroloji-linguistik ekseninde insanın iletişim becerileri ve deneyimleri işleniyor. 

12 ve 13 Ekim tarihlerinde Arter Karbon’da gerçekleştirilecek bu transmedya performansı; dil ve ifade kavramlarını hareket ve zaman odağında tartışmaya açıyor.

Daha detaylı bilgi için buraya tıklayabilirsiniz

Çizgilerle Türkiye’de Modern İç Mekân

Yayına hazırlığını üstlendiğim “Çizgilerle Türkiye’de Modern İç Mekân”, modern iç mekânın Türkiye bağlamındaki serüvenini kurumlar, yapılar, aktörler, temsiller ve nesneler üzerinden belgelemeyi amaçlayan birçalışma. Tarihsel kapsamı, Geç Osmanlı döneminde Sanayi-i Nefise Mektebi’nde Dâhili Tezyinat Bölümü’nün açılmasından 1976 yılında TMMOB İçmimarlar Odası’nın kurulmasına kadar olan dönemi kapsayan kitaptaHande Atmaca, Gülnur Ballice, Efsun Ekenyazıcı Güney, Deniz Hasırcı, Deniz Avcı Hosanlı, Ebru Karabağ, Hande Tulum Okur, Selim Sertel Öztürk, Gökçeçiçek Savaşır, Melis Örnekoğlu Selçuk, Umut Şumnu, Güliz Öktem Taşdemir ve Zeynep Tuna Ultav’ın yazılarına Ahmet Aslan’ın her bir yazı için yaptığı çizimler eşlik ediyor.  

Kitabı bu linkten satın alabilirsiniz.

Derleyen: UMUT ŞUMNU

Çizen: AHMET ASLAN

Yayına Hazırlayan: NESLİHAN ŞIK

Grafik Tasarım: ÖZLEM ÖLÇER

Uygulama: GÜL DÖNMEZ

Yayıncı: b. Kitap / Binat Mimarlık Medya Grubu

Plug – kelimeler üzerinden bir mimarlık ofisinin üretimleri

Sibel Senyücel ile birlikte editörlüğünü üstlendiğimiz “Plug – kelimeler üzerinden bir mimarlık ofisinin üretimleri”, b. kitap’tan çıktı. Buşra Al’ın kurucusu olduğu Plug’ın tasarımsal yolculuğunun izini metinler, diyagramlar ve kelimeler üzerinden süren kitap, Sait Ali Köknar, Yeşim Özgen Kösten, Nevzat Sayın ve Ezgi Tuncer’in katkılarına yer veriyor.

2014 yılından bu yana mimarlık ve tasarım pratiğini sürdüren Plug’ın ilk 6 yılında gerçekleştirdiği kavramsal ve pratik üretimini, sıklıkla kullandığı kelimeler üzerinden bir dizgeye dönüştürmeyi amaçlayan kitapta, anlatı 4 ana kelime ekseninde bölümleniyor: “Ölçekler-arası”, “eklemlenme”, “boşluk”, “bir-arada”. Hareket noktasını oluşturan bu sözcüklerin uzantısında, metin ve diyagramların içerisinden onlara eklemlenen alt kelimelerle bir sözlüğe dönüşen kitap, Plug’ın üretim sistematiğini okunabilir kılmayı ve sürekliliği sağlanacak bir arşivleme sisteminin altlığını oluşturmayı hedefliyor.

Kitabı bu linkten satın alabilirsiniz.

Yayıncı: b. kitap

Yazar: Buşra Al

Katkı Sağlayanlar: Nevzat Sayın, Yeşim Özgen Kösten, Sait Ali Köknar, Ezgi Tuncer

Editörler: Sibel Senyücel, Neslihan Şık

Kitap Tasarım ve Uygulama: Tolgahan Akbulut — studiota.co

Açık Ders: Neslihan Şık “Melankoli: Kusurluluğu­muzun Alışıldık Duygusu”

Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi” sergisi kapsamında hazırlanan “Melankoli ve Kent” açık ders serisinin üçüncüsünde mimar ve editör Neslihan Şık, melankolinin “yerleri”, “zamanları” ve “tezahürleri”ne bakarak, hem çok tanıdık hem de bir o kadar anlaşılmaz olan bu kavramın izini sürüyor.

Diderot ve d’Alembert’in ansiklopedisinde (1751-1772) melankoli tanımı, “Kusurluluğumuzun alışıldık duygusu”* diye başlar. Antik Çağ’da Hipokrat’ın bu terimi dört bedensel unsuru açıklarken kullanmasından itibaren melankolinin onlarca farklı tanımı yapılır: Hastalık, ruh hâli, kültürel bir kavram ya da mizaç. Miskinlik olarak görülüp günah sayıldığı dönemler de vardır, unutmaya karşı bir direniş olarak yüceltildiği dönemler de. Freud ise Yas ve Melankoli (1917) başlıklı makalesinde bir kayıp sonrası zahmetli fakat beklendik olan yas süreci ile çatışmalı, uzun ve geçmek bilmeyen patolojik bir durum olarak melankoli arasındaki farkı ele alır. Bu metnin ardından melankoli ve kayıp sıklıkla birlikte anılır; 20. ve 21. yüzyılda melankoli üzerine yapılan çoğu çalışmanın dayanak noktası bu kayıp teması olur.

*Diderot ve d’Alembert, “Ansiklopedi ya da Bilimler, Sanatlar ve Zanaatlar Açıklamalı Sözlüğü” (çev. Selahattin Hilav), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1996.

#İstanbulAnsiklopedisi #ReşadEkremKoçu #SaltGalata

Bir “Eski-Yeni” Tartışması

Mimarlık Dergisi’nin bu sayısında doktora tezimden danışmanım Gül Cephanecigil ile birlikte hazırladığımız “Kimliğin Sınırları: Mimar / Arkitekt Dergisinde Bir “Eski-Yeni” Tartışması” adlı makale yayınlandı.

“Türkiye mimarlığında sıklıkla gündeme gelen “kimlik” tartışmalarını döneminin mimarlık yayınları üzerinden de izlemek mümkün. 1932-33 yıllarında Mimar / Arkitekt dergisinde yazan B. O. Celal ve dergiyi çıkaran mimar kadrosu arasında geçen bir tartışmaya odaklanan yazarlar, mimarlık kimliğinin kurgulanma döneminde yönelinen alanlara bakarken “kimliğin hangi dönemde, hangi coğrafyada aranacağına yönelik bu tartışmanın geçmiş ve gelecek algısında yaşanan epistemolojik bir değişimin de habercisi olduğu”nu öne sürüyor.” Devamını bu bağlantıdan okuyabilirsiniz.

küresel ısınmanın kısacık tarihi

Neslihan Şık, “Küresel Isınmanın Kısacık Tarihi”, Port Magazine, S.2, Sonbahar-Kış 2019.

Küresel Isınmanın Kısacık Tarihi

Katıldığım ilk eylem hangisiydi, hatırlamıyorum ama artık üniversiteye başlamıştım. Bir mimarlık öğrencisi olarak, 1990’larda, Park Otel inşaatını durdurmaya çalışıyorduk ya da Gökkafes’i; ya da acaba Taşkışla’nın otele çevrilmesini protesto edişimiz, bunlardan önce miydi?

Üniversite’den önce ortaokul ve liseyi, o dönemde hâlâ İstanbul’un taşrası sayılabilecek Florya’da okuduğum için, merkezin hercümercinden uzaktım ve anne-babamın koyduğu kurallar dışında isyan edecek pek bir şeyim yoktu. Deniz ve orman arasında yerleşmiş okuluma banliyö treniyle gidip gelirken okuduğum 19. yüzyıl romanlarından anladığım kadarıyla zaten, genel olarak olaysız akan hayatta en sarsıcı şeyler, aşklarımız olacaktı. Ergenlik dönemindeki gençler için aşkın hâlâ en kafa karıştırıcı ve hayatı altüst edici şey olduğunu (olması gerektiğini) düşünüyorum. Ama günümüzde artık insan hayatını doğrudan tehdit eden apaçık tehlikeler var ve çocuklar ve gençler de bunların farkında. 

Bahsettiğim dönemde, 1980’lerde, “iklim krizi” yoktu henüz. Çevre ve hava kirliliğinden bahsediyor, bundan da daha çok sokağa atılan çöpler ve havadaki kömür kokusunu anlıyorduk. Bir de “koli basili” ölçümleri yapılıyor, İstanbul’un plajlarından denize girmek tavsiye edilmiyordu. Ancak bunlardan çok daha büyük bir şoku Çernobil faciasıyla yaşadık. Aklımıza gelmeyen bir tehlike başımıza gelmişti.  Çernobil Nükleer Santrali’inde bir reaktör patlamıştı. Sovyetler Birliği kazayı önce saklamaya çalışmış; bu mümkün olmayınca birkaç gün sonra yaptığı açıklamada ölü sayısını 2 olarak açıklamıştı. Buna karşılık Batılı kaynakların can kaybının daha yüksek olduğunu iddia ettikleri haber veriliyordu. Radyasyon yüklü bulutların hareketini takip ettik haftalarca; önce İskandinav ülkeleri üzerinde dolaşan bulutlar rüzgarın yön değiştirmesiyle birlikte İsviçre ve Yugoslavya’ya doğru yola çıkınca telaşlandık. Bunun üzerine bilim adamları televizyona çıktı, gazetelerde haberler yapıldı: nedense Türkiye için hiçbir tehlike yoktu. Örneğin Milliyet Gazetesi’nde 3 Mayıs 1986 tarihli bir haberde şöyle bir cümle var: “Türkiye’de 25 noktada radyasyon ölçümleri yapılıyor. Radyasyon bulutu Türkiye’nin üzerine gelse dahi hiçbir tehlike söz konusu değil…” Yani vatandaşlarını radyasyona karşı uyaran ve önlemler almaya çalışan Avrupa ülkeleri gereksiz paniğe kapılmıştı ya da Türkiye üzerinde koruyucu bir tabaka vardı.

Ozon tabakasının delinmesini ise daha çok dert etmiş görünüyorduk. 1980’lerin sonlarına doğru özellikle, gün geçmiyordu ki gazetelerde bu nedenle cilt kanseri vakalarında artış olacağına dair uyarılarla birlikte sprey kullanımının zararlarından bahsedilmesin.  Ufak ufak da olsa “küresel ısınma” diye bir tehdidin varlığından söz açanlara rastlanıyordu ancak içme sularını pet şişelere doldurup satmaya henüz başlamışlardı ve dolayısıyla bu malzemenin ne kadar güvenli ve sağlıklı olduğu anlatılıyordu.  Çocuk aklımla ufukta bir felaket olduğunu anlıyordum ama öyle geliyordu ki öğle saatlerinde güneşe çıkmayıp çevre düşmanı spreyleri kullanmayarak geciktirebileceğim bu tür bir felaket, epey uzak bir gelecekte vuku bulacaktı. Bizler yine de, fedakâr bir kuşak olduğumuz için, torunlarımızın torunlarına da yemyeşil bir dünya kalsın diye çevreci olmayı öğreniyorduk.

Çocukluğumun geçtiği 1980’ler, dünyada Ronald Reagan ve Margaret Thatcher, ülkemizde de Turgut Özal tarafından temsil edilen neoliberalizmin hayatlarımıza tüm hızıyla girdiği bir dönemdi. Serbest pazarların tutumluluğa ya da gelecek nesiller için ufak tefek fedakârlıklardan biraz fazlasına hiç tahammülü yoktu. Dolayısıyla, küresel ısınmayı inkâr edenlerin mücadelesi de 30 yılı aşkın bir zamandır sürüyor.

Öte yandan, insanlığın dünya üzerindeki varlığının sonsuza kadar devam etmeyeceğini hep düşünmüşüz. Günü geldiğinde bir şekilde neslimizin tükeneceğine dair hikâyeler yüzyıllardır anlatılmış. İskandinav mitolojisi “ragnarök” adını vermiş bu son güne. Apokalips, mahşer ya da kıyamet günü gibi adları da var. Çoğu mitolojide tarihi belli değil bu son günün ama anlatıldığına göre yaklaştığında alametler görülecek. Tarih boyunca sık sık bu alametlerin görüldüğünü düşünerek kıyametin kopacağı zamana dair tahminler yapanlar olmuş. “Kehanetler Kitabı”nda dünyanın sonunun 1656 yılında geleceğini ileri süren Kristof Kolomb bunlardan biri örneğin. Yakın dönemlerde, 2000 yılına girerken bir şeyler olacağını düşünenleri ya da Maya takvimi 21 Aralık 2012’de bitiyorsa dünyanın sonu gelmiştir diyenleri gördük. Hatta önlem olarak kalkıp kıyametten etkilenmeyeceği düşünülen yerlere gidenler oldu!

Çocukluğumuzda, çok uzak bir gelecekte insanlığı etkileyeceğini sandığımız küresel ısınmanın sonuçlarını ise çoktan görmeye başladık. Kıyametten farkı olmayan o uzak gelecek, biz başka yöne baktıkça yakınlaştı. Onca uyarıya ve onca alamete rağmen gerçekten harekete geçemedik bir türlü. Nihayet gençler ve çocuklar, daha fazla bizim ikna olup bir şeyler yapmamızı bekleyecek vakit kalmadığını gördüler ve harekete geçtiklerini ilan ettiler. Farkına varmalıyız ki bu çocuklar sadece kendileri ya da gelecek nesiller için değil, bizim için de fedakârlıkta bulunuyor. Bu kez, bu çağrıya güçlü bir yanıt verebilecek, arkalarında durabilecek miyiz?

yapı okumaları ı

Betonart 70, Yapı Okumalaları I, Kapak: Ferhat Hacıalibeyoğlu

Betonart’ın 70. sayısı Eylül 2021’de yayınlandı. Hem içeriğini hem de kapağını açık çağrı ile elde ettiğimiz bu sayıda çoğu genç yazar Betonart’ta ilk kez yazdı. Gündelik hayatta sıkça karşılaştığımız, eskimesine, değişimine göz ucuyla tanık olduğumuz yapıların yaşam öykülerini titiz araştırmalar ve taze yaklaşımlarla aktaran metinlere mutlaka bakmanızı öneririm. Sayı için yazdığım giriş yazısı aşağıda, sayının tamamı ise bu bağlantıda.

Neslihan Şık, “Yapı okumaları I”, Betonart 70, Eylül 2021.

Erich Mendelsohn’un Einstein Kulesi

Betonart 69, Kapak fotoğrafı: Orhan Kolukısa

Mendelsohn’un şu minicik yapısına kocaman bir sayı yaptık! Betonart’ın 69. sayısında, yapımının 100. yılında geri dönüp Einstein Kulesi’ne farklı açılardan bakmaya, el kadar yapının boyunu çok aşan ününün sebebini anlamaya çalıştık. Sayının giriş yazısını aşağıya ekledim, derginin tamamına buradan ulaşabilirsiniz.

Neslihan Şık, “Einstein Kulesi”, Betonart 69, Haziran 2021.