Schröder Evi

Konuta ve domestik yaşam tarzına dair iddiaları, neredeyse yüz yıl sonra bile avangard kalabilmiş bir yapı Gerrit Rietveld’in tasarladığı Schröder Evi: Erken modernizmin en çok yayınlanmış ve en iyi tanınan konutlarından. Modernizmin alameti farikası, Le Corbusier’nin 1926’da “yeni bir mimarlığın 5 ilkesi”nden biri olarak formüle ettiği serbest planın, en özgün ve başarılı örneklerinden. Günün belli saatlerinde dönüştürülmesi gereken, kendi ritüelleri olan bir konut. Dönemi için “skandal” sayılabilecek bu konutun tasarlanmasında en büyük pay ise müşterinin: kocasının ölümünden sonra, 3 çocuğu ile birlikte nasıl bir evde yaşamak istediğini çok iyi bilen Truus Schröder-Schräder’in.

Yazının devamını buradan okuyabilirsiniz…

VitrA Çağdaş Mimarlık Dizisi Sunar: Beş Yılın Öyküsü

VitrA Çağdaş Mimarlık Dizisi, 2012-2017 yılları arasında hayata geçen ve Türkiye’de 2000 sonrası çağdaş mimarlığı başta kitap ve sergiler olmak üzere konferans, gezi vb etkinliklerle ele alarak belgeleyen bir projeydi. Projede, dizi kapsamında yayınlanan 5 kitabın editörlüğünü üstlenmiştim. Yayına hazırlığını Pelin Derviş ile birlikte yaptığımız bu kitap ise, proje kapsamında 5 yıl boyunca yapılmış tüm faaliyetleri anımsamayı ve arşivlemeyi amaçlıyor.

Tatile Yerleşmek

Assos, 2019
Fotoğraf: Neslihan Şık

Son dönemlerde büyük şehirlerden kaçan kaçana! Bir yandan kaçanların kırsal hayatını sosyal medyadan takip edip özeniyor; öbür yandan henüz kaçamamışların “çok yakında” gerçekleşecek planlarını dinliyoruz habire. Ama aslında niye şehirden kaçmak istiyoruz? Şehirle ne alıp veremediğimiz var? Şehirleri beğenmiyorsak, beğeneceğimiz gibi olmaları için uğraşmak yerine onları bırakıp kaçalım mı? İşte bu sorulardan yola çıkarak yazdığım “tatile yerleşmek” başlıklı yazıyı buradan okuyabilirsiniz.

Listeler, Kadınlar, Umutlar

“Bir süredir hayat çok kolay; birileri her şeyi listeliyor, derli toplu önümüze koyuyor: Kahvaltı yapılacak en iyi kafelerden bilmem neyi sevmemizin on nedenine, Çin’in delikli yapılarından dünyaya kazık çakmamıza yarayacak bilmem kaç yiyeceğe kadar merak ettiğimiz / merak edebileceğimiz / merak ettiğimizi bilmediğimiz her konuda minik rehberler. Amaç güldürmek, eğlendirmek, hoşça vakit geçirtmek, sosyal medyada bolca paylaşılmak ve elbette reklam-tanıtım.

Geçtiğimiz yılın popüler liste konularından biri de kadın mimarlardı. Çeşitli web siteleri farklı başlıklarla kadın mimarları listelediler. “Gözden kaçmış 10 kadın mimar”, “A’dan Zaha’ya mimarlığı değiştiren 26 kadın”, “Kadınlar tarafından tasarlanmış en cool 6 bina” ya da “Ataerkil toplumları aşarak ilkleri gerçekleştiren 20 kadın mimar” gibi başlıklar altında, dön dolaş aynı isimleri —Türkçe yayın yapan sitelerde araya Türkiye’den kadın mimarları da sokarak— farklı sıralamalarla önümüze koyan listelere baktık bolca. Bir sürü kişi sosyal medya hesaplarında paylaştı bu listeleri. Çoğu zaman yorumsuz paylaşılan bu listelerin niye paylaşıldığını düşünmek de bana kaldı.” 

Kadın mimarlar, kariyerlerinin ilerleyen yıllarında nereye kaybolurlar? Yazının devamı burada…

Kitap ve Olası İşlevleri

Fotoğraf: Neslihan Şık

“Paul Auster’ın Ay Sarayı romanında kahraman, evini bir süre amcasının hediye ettiği kitap kolilerinden oluşturduğu eşyalarla donatır. Kitaplardan koltuk, yatak, masa yapar ve bunları okuyup parasız kaldıkça da satarken evi sürekli değişir; koltuk küçülür, masa alçalır… Basit bir destek işlevi gördürürken bir yandan 19. yüzyıl edebiyatı üzerinde, bir sürü acayip hikâyenin kucağında uykuya dalmak ya da sehpanın hangi şiirleri sakladığını bilmek ve kahve içerken birini hatırlamak, yani deyim yerindeyse kitapların etinden sütünden faydalanmak fikrini hiç de yadırgamamıştım okurken.

Son on beş yılda beş kez ev değiştirdim ve ilk taşınmamdan bu yana benimle kalan, kitaplarım. Farklı evlerde farklı şekillerde dizildiler; ciddi ciddi eşya yapmaya kalkışmadım hiç onlardan ama bir süreliğine kitaptan bir sehpam oldu. Rüzgârdan sürekli çarpan kapıyı durduran bir kitabım hâlâ var. Yani kitaplarına gözü gibi bakanlardan olmadım hiç. “

Manifold’da yayınlanan bu yazıda, nesne olarak kitaplarla kurduğum ilişkiler üzerine düşündüm. Devamını bu linki takip ederek okuyabilirsiniz.

Seni Bana Vermediler

Futbol, öyle anlatıldığı gibi birleştirici bir takım sporu değil açıkçası. Örneğin bir kız çocuğunun futbol oynamak istemesi, şaşkınlıkla karşılanıyor, günümüzde bile. “Çünkü bırakın oynama isteğini, futbol sevdiğini dile getiren bir kadın, başkasına ait bir şeye göz dikmiş gibi utandırılır: Çünkü futbol hâlâ bir erkek sporu, belki de erkekliğin son kalesi… Cinsiyetinden bağımsız olarak çoğu kişi şöyle düşünür: Elbette kadınlar da futbol izleyebilir —hatta çok ilgilenmiyor olsak da, oynayabilir bile (nitekim kadın ligleri var artık) ama hobi olarak. Dolayısıyla bir kız çocuğun futbol oynamak istemesi, tenis ya da voleybol oynamak istemesinden farklı olarak, en azından şaşırtıyor ve tartışmaya neden oluyor hâlâ.” Yazının devamı burada… 

Kesin Bilgi mi?

“Geçtiğimiz günlerde Helen Pluckrose, James A. Lindsay ve Peter Boghossian, kültürel çalışmalar alanında akademik yayın yapmanın ne kadar kolay olduğunu göstermek üzere bazı uyduruk makaleler hazırladıklarını ve bunları alanda önde gelen hakemli dergilerde yayımlatabildiklerini açıkladılar. Her konuda olduğu gibi akademide de sahtecilik yapmak için hem fırsat hem de motivasyon var elbette. Son dönemde üniversiteler arasında gittikçe artan rekabet ve öğretim üyeleri üzerindeki yayın baskısı, günümüzde akademik sahteciliğe yol açan önemli nedenler.

Ancak sahtecilik, Anthony Grafton’ın Forgers & Critics1 kitabında anlattığı gibi, her dönemde var. Örneğin Rönesans döneminde, antik dönem sadece keşfedilmemiş, sahtecilik yoluyla bir parça icat da edilmiş. ..” Akademik sahtecilik ve kültürel çalışmalar alanına yapılan saldırılar üzerine yazdım; devamı burada.

Satürn’ün Çocukları

Francisco de Goya, ” Saturno devorando a su hijo”, 1819-1823

Şimdiki zamanda bulunmak, insan evladının en beceremediği ya da dayanamadığı şeylerden biridir. Popüler kültürün ve reklamcıların sürekli günü yakalamayı övüp yüceltmesine, kendine yardım kitaplarının ânı nasıl yaşayacağımıza dair onlarca tavsiye vermesine rağmen, üzerinde durması zor, kaygan bir tepe gibidir şimdi: Ya ileri kayıverir aklımız ve gönlümüz ya da geri.

Manifold’da geçen ay yayınlanan yazı, melankoliğin zamanla kurduğu ilişkiye bakıyor. Rönesans döneminde itibarları iade edilen Satürn’ün çocuklarının geçmişle nasıl bir derdi var? Yazıyı bu linkten okuyabilirsiniz.

Malihulya

By Caspar David Friedrich - The photographic reproduction was done by Cybershot800i. (Diff), Public Domain, https://commons.wikimedia.org/w/index.php?curid=1020146
Caspar David Friedrich,  Wanderer above the Sea of Fog, 1817-1818 

Melankoliye “malihulya” ya da “kara sevda” demişler Doğu’da… İbn Sina, aşk melankolisine kapılanların tedavisinde “maşuk hakkında ileri geri konuşmayı” önermiş mesela…

Manifold’da devam eden melankoli yazılarının beşincisinde, Doğu’nun melankoliyle macerasına baktım. Bir yaz gecesi, bir hastanenin radyoloji bölümünde, bir MR cihazı içinde duyduğum şarkıdan yola çıkarak “melankoli bir Batı hastalığı mı” diye soruyorum. Yazının devamı burada.