Sahne tasarımı ve dramaturjisini üstlendiğim transmedya canlı performans ENDOPHASIA 12-13 Ekim’de Arter’de
Sesi ve görselliği eşzamanlı kullanarak insan beyninin dönüşümünün bir öyküsünü çıkaran transmedya performansı ENDOPHASIA, 12 Ekim Cumartesi 20:00, 13 Ekim Pazar 14:00 ve 18:00 tarihlerinde Arter’in performans salonu Karbon’da izleyicilerle buluşacak.
ENDOPHASIA, 2010 yılında geçirdiği beyin kanamasının ardından yaşamına kısmi felç ve afazi ile devam eden bir birey olan Sinan Uygun’un, yapay zekâ teknolojilerini ve disiplinler arası sanat faaliyetlerini içeren, özelleştirilmiş dil ve konuşma egzersizleriyle iyileşme sürecine dayanıyor. Sinan Uygun’un, kızı Gökçe Uygun gözetiminde aynalama, tekrara dayalı mimik, motor hareketler, sözcük türetme gibi fiziksel ve sözel egzersizler ile dil tabanlı yapay zekâ uygulamaları aracılığıyla gösterdiği gelişimi adım adım belgeleyen performans, insan beyninin ve konuşma merkezinin nasıl işlediğine dair canlı bir deneyim sunuyor.
Performansta, afazik bir bireyin gündelik hayatında dil bazında yaşadığı zorluklar ve dile getiremediği iç konuşma anlarından bir kesit sunulurken, beynin iyileşme süreci, yaşadığımız dil bazlı zorlukların iç yansımaları, ve nöroloji-linguistik ekseninde insanın iletişim becerileri ve deneyimleri işleniyor.
12 ve 13 Ekim tarihlerinde Arter Karbon’da gerçekleştirilecek bu transmedya performansı; dil ve ifade kavramlarını hareket ve zaman odağında tartışmaya açıyor.
Başka Kayda Rastlanmadı: Reşad Ekrem Koçu ve İstanbul Ansiklopedisi Arşivi” sergisi kapsamında hazırlanan “Melankoli ve Kent” açık ders serisinin üçüncüsünde mimar ve editör Neslihan Şık, melankolinin “yerleri”, “zamanları” ve “tezahürleri”ne bakarak, hem çok tanıdık hem de bir o kadar anlaşılmaz olan bu kavramın izini sürüyor.
Diderot ve d’Alembert’in ansiklopedisinde (1751-1772) melankoli tanımı, “Kusurluluğumuzun alışıldık duygusu”* diye başlar. Antik Çağ’da Hipokrat’ın bu terimi dört bedensel unsuru açıklarken kullanmasından itibaren melankolinin onlarca farklı tanımı yapılır: Hastalık, ruh hâli, kültürel bir kavram ya da mizaç. Miskinlik olarak görülüp günah sayıldığı dönemler de vardır, unutmaya karşı bir direniş olarak yüceltildiği dönemler de. Freud ise Yas ve Melankoli (1917) başlıklı makalesinde bir kayıp sonrası zahmetli fakat beklendik olan yas süreci ile çatışmalı, uzun ve geçmek bilmeyen patolojik bir durum olarak melankoli arasındaki farkı ele alır. Bu metnin ardından melankoli ve kayıp sıklıkla birlikte anılır; 20. ve 21. yüzyılda melankoli üzerine yapılan çoğu çalışmanın dayanak noktası bu kayıp teması olur.
*Diderot ve d’Alembert, “Ansiklopedi ya da Bilimler, Sanatlar ve Zanaatlar Açıklamalı Sözlüğü” (çev. Selahattin Hilav), İstanbul: Yapı Kredi Yayınları, 1996.
Mimarlık Dergisi’nin bu sayısında doktora tezimden danışmanım Gül Cephanecigil ile birlikte hazırladığımız “Kimliğin Sınırları: Mimar / Arkitekt Dergisinde Bir “Eski-Yeni” Tartışması” adlı makale yayınlandı.
“Türkiye mimarlığında sıklıkla gündeme gelen “kimlik” tartışmalarını döneminin mimarlık yayınları üzerinden de izlemek mümkün. 1932-33 yıllarında Mimar / Arkitekt dergisinde yazan B. O. Celal ve dergiyi çıkaran mimar kadrosu arasında geçen bir tartışmaya odaklanan yazarlar, mimarlık kimliğinin kurgulanma döneminde yönelinen alanlara bakarken “kimliğin hangi dönemde, hangi coğrafyada aranacağına yönelik bu tartışmanın geçmiş ve gelecek algısında yaşanan epistemolojik bir değişimin de habercisi olduğu”nu öne sürüyor.” Devamını bu bağlantıdan okuyabilirsiniz.
Katıldığım ilk eylem hangisiydi, hatırlamıyorum ama artık üniversiteye başlamıştım. Bir mimarlık öğrencisi olarak, 1990’larda, Park Otel inşaatını durdurmaya çalışıyorduk ya da Gökkafes’i; ya da acaba Taşkışla’nın otele çevrilmesini protesto edişimiz, bunlardan önce miydi?
Üniversite’den önce ortaokul ve liseyi, o dönemde hâlâ İstanbul’un taşrası sayılabilecek Florya’da okuduğum için, merkezin hercümercinden uzaktım ve anne-babamın koyduğu kurallar dışında isyan edecek pek bir şeyim yoktu. Deniz ve orman arasında yerleşmiş okuluma banliyö treniyle gidip gelirken okuduğum 19. yüzyıl romanlarından anladığım kadarıyla zaten, genel olarak olaysız akan hayatta en sarsıcı şeyler, aşklarımız olacaktı. Ergenlik dönemindeki gençler için aşkın hâlâ en kafa karıştırıcı ve hayatı altüst edici şey olduğunu (olması gerektiğini) düşünüyorum. Ama günümüzde artık insan hayatını doğrudan tehdit eden apaçık tehlikeler var ve çocuklar ve gençler de bunların farkında.
Bahsettiğim dönemde, 1980’lerde, “iklim krizi” yoktu henüz. Çevre ve hava kirliliğinden bahsediyor, bundan da daha çok sokağa atılan çöpler ve havadaki kömür kokusunu anlıyorduk. Bir de “koli basili” ölçümleri yapılıyor, İstanbul’un plajlarından denize girmek tavsiye edilmiyordu. Ancak bunlardan çok daha büyük bir şoku Çernobil faciasıyla yaşadık. Aklımıza gelmeyen bir tehlike başımıza gelmişti. Çernobil Nükleer Santrali’inde bir reaktör patlamıştı. Sovyetler Birliği kazayı önce saklamaya çalışmış; bu mümkün olmayınca birkaç gün sonra yaptığı açıklamada ölü sayısını 2 olarak açıklamıştı. Buna karşılık Batılı kaynakların can kaybının daha yüksek olduğunu iddia ettikleri haber veriliyordu. Radyasyon yüklü bulutların hareketini takip ettik haftalarca; önce İskandinav ülkeleri üzerinde dolaşan bulutlar rüzgarın yön değiştirmesiyle birlikte İsviçre ve Yugoslavya’ya doğru yola çıkınca telaşlandık. Bunun üzerine bilim adamları televizyona çıktı, gazetelerde haberler yapıldı: nedense Türkiye için hiçbir tehlike yoktu. Örneğin Milliyet Gazetesi’nde 3 Mayıs 1986 tarihli bir haberde şöyle bir cümle var: “Türkiye’de 25 noktada radyasyon ölçümleri yapılıyor. Radyasyon bulutu Türkiye’nin üzerine gelse dahi hiçbir tehlike söz konusu değil…” Yani vatandaşlarını radyasyona karşı uyaran ve önlemler almaya çalışan Avrupa ülkeleri gereksiz paniğe kapılmıştı ya da Türkiye üzerinde koruyucu bir tabaka vardı.
Ozon tabakasının delinmesini ise daha çok dert etmiş görünüyorduk. 1980’lerin sonlarına doğru özellikle, gün geçmiyordu ki gazetelerde bu nedenle cilt kanseri vakalarında artış olacağına dair uyarılarla birlikte sprey kullanımının zararlarından bahsedilmesin. Ufak ufak da olsa “küresel ısınma” diye bir tehdidin varlığından söz açanlara rastlanıyordu ancak içme sularını pet şişelere doldurup satmaya henüz başlamışlardı ve dolayısıyla bu malzemenin ne kadar güvenli ve sağlıklı olduğu anlatılıyordu. Çocuk aklımla ufukta bir felaket olduğunu anlıyordum ama öyle geliyordu ki öğle saatlerinde güneşe çıkmayıp çevre düşmanı spreyleri kullanmayarak geciktirebileceğim bu tür bir felaket, epey uzak bir gelecekte vuku bulacaktı. Bizler yine de, fedakâr bir kuşak olduğumuz için, torunlarımızın torunlarına da yemyeşil bir dünya kalsın diye çevreci olmayı öğreniyorduk.
Çocukluğumun geçtiği 1980’ler, dünyada Ronald Reagan ve Margaret Thatcher, ülkemizde de Turgut Özal tarafından temsil edilen neoliberalizmin hayatlarımıza tüm hızıyla girdiği bir dönemdi. Serbest pazarların tutumluluğa ya da gelecek nesiller için ufak tefek fedakârlıklardan biraz fazlasına hiç tahammülü yoktu. Dolayısıyla, küresel ısınmayı inkâr edenlerin mücadelesi de 30 yılı aşkın bir zamandır sürüyor.
Öte yandan, insanlığın dünya üzerindeki varlığının sonsuza kadar devam etmeyeceğini hep düşünmüşüz. Günü geldiğinde bir şekilde neslimizin tükeneceğine dair hikâyeler yüzyıllardır anlatılmış. İskandinav mitolojisi “ragnarök” adını vermiş bu son güne. Apokalips, mahşer ya da kıyamet günü gibi adları da var. Çoğu mitolojide tarihi belli değil bu son günün ama anlatıldığına göre yaklaştığında alametler görülecek. Tarih boyunca sık sık bu alametlerin görüldüğünü düşünerek kıyametin kopacağı zamana dair tahminler yapanlar olmuş. “Kehanetler Kitabı”nda dünyanın sonunun 1656 yılında geleceğini ileri süren Kristof Kolomb bunlardan biri örneğin. Yakın dönemlerde, 2000 yılına girerken bir şeyler olacağını düşünenleri ya da Maya takvimi 21 Aralık 2012’de bitiyorsa dünyanın sonu gelmiştir diyenleri gördük. Hatta önlem olarak kalkıp kıyametten etkilenmeyeceği düşünülen yerlere gidenler oldu!
Çocukluğumuzda, çok uzak bir gelecekte insanlığı etkileyeceğini sandığımız küresel ısınmanın sonuçlarını ise çoktan görmeye başladık. Kıyametten farkı olmayan o uzak gelecek, biz başka yöne baktıkça yakınlaştı. Onca uyarıya ve onca alamete rağmen gerçekten harekete geçemedik bir türlü. Nihayet gençler ve çocuklar, daha fazla bizim ikna olup bir şeyler yapmamızı bekleyecek vakit kalmadığını gördüler ve harekete geçtiklerini ilan ettiler. Farkına varmalıyız ki bu çocuklar sadece kendileri ya da gelecek nesiller için değil, bizim için de fedakârlıkta bulunuyor. Bu kez, bu çağrıya güçlü bir yanıt verebilecek, arkalarında durabilecek miyiz?
Konuta ve domestik yaşam tarzına dair iddiaları, neredeyse yüz yıl sonra bile avangard kalabilmiş bir yapı Gerrit Rietveld’in tasarladığı Schröder Evi: Erken modernizmin en çok yayınlanmış ve en iyi tanınan konutlarından. Modernizmin alameti farikası, Le Corbusier’nin 1926’da “yeni bir mimarlığın 5 ilkesi”nden biri olarak formüle ettiği serbest planın, en özgün ve başarılı örneklerinden. Günün belli saatlerinde dönüştürülmesi gereken, kendi ritüelleri olan bir konut. Dönemi için “skandal” sayılabilecek bu konutun tasarlanmasında en büyük pay ise müşterinin: kocasının ölümünden sonra, 3 çocuğu ile birlikte nasıl bir evde yaşamak istediğini çok iyi bilen Truus Schröder-Schräder’in.
Son dönemlerde büyük şehirlerden kaçan kaçana! Bir yandan kaçanların kırsal hayatını sosyal medyadan takip edip özeniyor; öbür yandan henüz kaçamamışların “çok yakında” gerçekleşecek planlarını dinliyoruz habire. Ama aslında niye şehirden kaçmak istiyoruz? Şehirle ne alıp veremediğimiz var? Şehirleri beğenmiyorsak, beğeneceğimiz gibi olmaları için uğraşmak yerine onları bırakıp kaçalım mı? İşte bu sorulardan yola çıkarak yazdığım “tatile yerleşmek” başlıklı yazıyı buradan okuyabilirsiniz.
“Bir süredir hayat çok kolay; birileri her şeyi listeliyor, derli toplu önümüze koyuyor: Kahvaltı yapılacak en iyi kafelerden bilmem neyi sevmemizin on nedenine, Çin’in delikli yapılarından dünyaya kazık çakmamıza yarayacak bilmem kaç yiyeceğe kadar merak ettiğimiz / merak edebileceğimiz / merak ettiğimizi bilmediğimiz her konuda minik rehberler. Amaç güldürmek, eğlendirmek, hoşça vakit geçirtmek, sosyal medyada bolca paylaşılmak ve elbette reklam-tanıtım.
“Paul Auster’ın Ay Sarayı romanında kahraman, evini bir süre amcasının hediye ettiği kitap kolilerinden oluşturduğu eşyalarla donatır. Kitaplardan koltuk, yatak, masa yapar ve bunları okuyup parasız kaldıkça da satarken evi sürekli değişir; koltuk küçülür, masa alçalır… Basit bir destek işlevi gördürürken bir yandan 19. yüzyıl edebiyatı üzerinde, bir sürü acayip hikâyenin kucağında uykuya dalmak ya da sehpanın hangi şiirleri sakladığını bilmek ve kahve içerken birini hatırlamak, yani deyim yerindeyse kitapların etinden sütünden faydalanmak fikrini hiç de yadırgamamıştım okurken.
Son on beş yılda beş kez ev değiştirdim ve ilk taşınmamdan bu yana benimle kalan, kitaplarım. Farklı evlerde farklı şekillerde dizildiler; ciddi ciddi eşya yapmaya kalkışmadım hiç onlardan ama bir süreliğine kitaptan bir sehpam oldu. Rüzgârdan sürekli çarpan kapıyı durduran bir kitabım hâlâ var. Yani kitaplarına gözü gibi bakanlardan olmadım hiç. “
Futbol, öyle anlatıldığı gibi birleştirici bir takım sporu değil açıkçası. Örneğin bir kız çocuğunun futbol oynamak istemesi, şaşkınlıkla karşılanıyor, günümüzde bile. “Çünkü bırakın oynama isteğini, futbol sevdiğini dile getiren bir kadın, başkasına ait bir şeye göz dikmiş gibi utandırılır: Çünkü futbol hâlâ bir erkek sporu, belki de erkekliğin son kalesi… Cinsiyetinden bağımsız olarak çoğu kişi şöyle düşünür: Elbette kadınlar da futbol izleyebilir —hatta çok ilgilenmiyor olsak da, oynayabilir bile (nitekim kadın ligleri var artık) ama hobi olarak. Dolayısıyla bir kız çocuğun futbol oynamak istemesi, tenis ya da voleybol oynamak istemesinden farklı olarak, en azından şaşırtıyor ve tartışmaya neden oluyor hâlâ.” Yazının devamı burada…
“Geçtiğimiz günlerde Helen Pluckrose, James A. Lindsay ve Peter Boghossian, kültürel çalışmalar alanında akademik yayın yapmanın ne kadar kolay olduğunu göstermek üzere bazı uyduruk makaleler hazırladıklarını ve bunları alanda önde gelen hakemli dergilerde yayımlatabildiklerini açıkladılar. Her konuda olduğu gibi akademide de sahtecilik yapmak için hem fırsat hem de motivasyon var elbette. Son dönemde üniversiteler arasında gittikçe artan rekabet ve öğretim üyeleri üzerindeki yayın baskısı, günümüzde akademik sahteciliğe yol açan önemli nedenler.
Ancak sahtecilik, Anthony Grafton’ın Forgers & Critics1 kitabında anlattığı gibi, her dönemde var. Örneğin Rönesans döneminde, antik dönem sadece keşfedilmemiş, sahtecilik yoluyla bir parça icat da edilmiş. ..” Akademik sahtecilik ve kültürel çalışmalar alanına yapılan saldırılar üzerine yazdım; devamı burada.